ESKİ BOHÇA

Vitesi boşta yokuş aşağı geri geri giden bir kamyonu birinci vitese takarak ileriye doğru harekete geçiremezsiniz. Çünkü birinci vitese takamazsınız. Vites kolunu zorla birinci vitese takmak isterseniz şanzımanı dağıtırsınız, çünkü kamyon geri giderken şanzıman dişlileri dönmeye devam eder. Mutlaka önce kamyon durdurulmalıdır, ayak freniyle, artı el freniyle ve gerekiyorsa ilaveten takozla mutlaka durdurulmalıdır. Kamyonu durdurmadan yükünü nereye götüreceğinizi, nasıl dağıtacağınızı, yakıtı nereden alacağınızı, durup nerede yemek yiyeceğinizi, boş kamyonu ne zaman kime geri teslim edeceğinizi tartışmak anlamsızdır. İleri hareketi başlatmanın ön şartı geri hareketi durdurmaktır. Hele bir dursun, her şey o zaman konuşulur.

Her yerde, herkesle, her iletişim aracıyla sürekli konuşulacak ana konu, yargılanacakları konusu olmalıdır. Bu konu politik konuların önüne geçmelidir. Onlar yargılanacaklar, başta medya kılığı altında pislik üreten kara propagandacıları olmak üzere her tür yandaş ve yalaka da yargılanacak.

Yıl 1960. Anti-demokratik ve baskıcı uygulamalar sonucunda geniş toplum kesimlerinde iktidara tepkiler giderek artmaya, toplum kaynamaya başlar.

“Ben kendime sabık başbakan dedirtmem” diyerek iktidarı hiç bırakmayacağını bizzat kendisi itiraf eden Adnan Menderes, 1957 seçimlerinde ciddi oy kaybettiğini ve bir sonraki seçimleri kazanamayacağını görünce çok partili rejime son verip, ‘tek parti-tek adam’ diktatörlüğü inşasına yönelir. Anayasayı yok sayarak TBMM’de bir ‘Tahkikat Encümeni’ kurar

Ekim Devrimi’nin en derin tarihsel anlamı ‘yapılmış’ olmasıdır. Sınıfsal politika teorisinin “kuvveden fiile” çıkmış olmasıdır. Ekim Devrimi’nin yapılmış olduğu dünyayla böyle bir devrimin hiç yapılmamış olduğu bir dünya birbirinden kökten farklı iki dünyadır.

“İşe geri dönme” talebinizin haklılığı eyleminizi başarıya ulaştırdı. İster bilincinde olun, ister olmayın, eyleminizin gerçek hedefi buydu. Şimdi ölüme koşmanız ise, “işe geri dönme” talebinizin bugünkü güçler dengesinde reel, elle tutulur ve seçtiğiniz yöntemle gerçekleştirilebilir bir talep olduğunu sandığınızı gösteriyor. Bu talep başka bir güçler dengesinde milyonların somut talebi olacaktır ve yığınsal kitle hareketiyle yüz binlerce mağdur işlerine geri dönecektir. Üstelik o gün artık çok uzakta görünmüyor.

Bu mektubu okuyan herkesi, bu iki insanın ölümünü önlemek, açlık grevlerini durdurmak için elinden geleni yapmaya davet ediyorum. Aileleriyle, yakınlarıyla, arkadaşlarıyla, avukatlarıyla görüşme olanağı olanlar bu olanaklarını kullanmalı, basınla ilişki kurabilecek herkes bu ilişkilerini devreye sokmalı, bu iki insanın şimdiden kazandıklarına ikna edilmesini ve yaşamasını sağlamalıdır. Kazandılar ve şimdi ölürlerse pisi pisine ölmüş olacaklar.

16 Nisan’da dayatılan kağıt şu anda Limbo’dadır. Kağıdın akıbeti şimdilik budur. Onu Limbo’dan alıp hak ettiği yere, huzur içinde yanması için cehenneme göndermek görevimizdir.

Tarihin nadiren de olsa olağanüstü bir hızda aktığı, dakikalar içinde yaşandığı anlar vardır. İşte toplumsal güçleri keskin bir biçimde karşı karşıya getiren bu kısacık anlar olağanüstü çapta insanlarla buluşursa toplum ileriye doğru müthiş bir adım atabilir, çapsız adamlarla buluşursa toplum geriye kayabilir.

İşte 16 Nisan gecesi saat 22.45 ile 22:53 arasındaki sekiz dakika Türkiye için tarihin olağanüstü hızda aktığı, deyim yerindeyse tarihin maddesinin olağanüstü bir yoğunluğa ulaştığı sekiz dakikaydı. Ne yazık ki tarihin bu mikro anı çapsız bir insanla buluştu.

Erdoğan, elleri titremeden kullanabildiği çelik bir iradeyle, zulme, teröre, baskıya, zora, tehdide, yalana, iftiraya, hileye dayalı politikalarla gelebileceği noktaya kadar geldi. Bu noktadan ötesi için, bir tür “padişahlığın” da ötesine geçmek için, sonsuz yetkiyi sıfır sorumlulukla kullanabileceği mutlak iktidarını yasallaştımak için bunlar yeterli değildir. Genel kültür, politik tarih bilgisi, sosyoloji ve gittiği imam hatip lisesinden öğrenemeyeceği daha bir çok konuda bir şeyler bilmesi gerekiyor. Bir şeyler öğrenmek istese bile bütün bunları öğrenmesi için artık çok geç… Profili ve kapasitesi, ne “grassroots movement” türünden bir hareketle karşı karşıya olduğunu algılamaya ne de bu hareketin gücünün nereden kaynaklandığını anlamaya yetmiyor.

Her durumda, referandumdan bağımsız olarak, rejim dejeneratif bir sürece, kendi içine doğru buruşma, kokuşma, bozuşma, dağılma sürecine girmiştir. Cumhuriyeti ciddi bir biçimde sarstı, yıprattı ama yıkamadı. Devletin kurumlarının içini boşaltmak, işlevlerini askıya almak, o kurumların dondurulması anlamına geliyor, yok edilmesi anlamına gelmiyor. Zaten o kurumları yok edemediği için kendi kurumlarını yaratamıyor, kendi kurumlarını yaratamadığı için o kurumları yok edemiyor.

İki yıl sonra tekrar uğradığı bir çiflikte “Selam Alfredo, senin Mirabel yeniden günde 30 litre süt vermeye başladı mı?” diye soran bir lidere ve bu liderin ülkesine karşı bütün dünyanın yayını, basını, medyası birleşse ne yazar?

“Ütopya gibi distopya da bir hayal ürünüdür. Tanımı gereği bu böyledir. Gerçeklikle ilgisi yoktur. Peki hayal gücünün ötesine geçen, kimsenin hayal dahi edemediği berbat bir gerçeklik ortaya çıkarsa bu gerçekliği nasıl nitelendireceğiz?”

“Türkiye DAİŞ’ten petrol alıyor yakıştırması ahlaki değil. Yasal yollarla nereden petrol, doğalgaz alıyoruz hepsi bellidir. Terör örgütleriyle bu tür alışverişi yapacak kadar haysiyetsiz değiliz. Bunlar belge ile ortaya konulmalı, bunları görelim. Bilgim dahilinde böyle bir şey bugüne kadar olmamıştır”, demiş. Her sözcüğünden öğrenecek çok şey var. …

“Erdoğan’ın başkanlık ısrarı siyasi bir teorik inceleme gibi sunulmaktadır. Konu, akademik, soyut, teorik bir konu değildir. Sanki başkanlık nesnel bir gereksinimmiş gibi, sanki ortada henüz hiçbir aday yokmuş gibi, sanki halk “İlle de bize bir başkan” diyormuş gibi, başkanlık için aday olacakları, artık onlar kimlerse, ve onları başkan yapmak isteyenleri önceden bilgilendiren tarafsız bir “tartışma”…”

“Milyonları iki ay boyunca kendiliğinden ve yüksek gerilimli eylem halinde tutan sadece ve sadece tek bir talep vardı: “Erdoğan İstifa!” Erdoğan’ı işte bu tek ve somut talebe dayanan eylemlilik korkuttu. “Erdoğan İstifa!” talebi, “Erdoğan’ın istifasından başka bir şey istemiyoruz” anlamına gelmiyordu, “Hele bir Erdoğan istifa etsin, gerisini sonra görüşeceğiz.” anlamına geliyordu, eylemliliğin mantığı buydu. Gezi bunun için, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diyordu. … Erdoğan iktidardan düşürüldüğü anda, … olumlu koşullarda mücadele başlayacaktı ve bu eylem süreci toplumu ilerletecekti. Toplumsal ilerlemenin bir devrime kadar gidip gitmeyeceğini, o devrimin içeriğini, savaşım sürecinin gelişimi ve süreç boyunca sürekli değişen güçler dengesi belirleyecekti. Ne kadar güzel! Hedef: Erdoğan – Talep: İstifası. Bu kadar yalın.”

“Bugün HDP’ye oy atacağız. Çünkü …”

“HDP’ye oy vermeyecekler, verilmesini de istemeyecekler.

Bir tanesi “HDP gericiliğe göz kırpıyor” demiş. “Bu seçimin özelliğini, HDP’yi, barajı, Recebi, geleceği, kendimi anlamak istemiyorum” demiş yani…”

“Selahattin Demirtaş’ın neyi, kime söylediğini anlamaya başladığımız gün göreceğiz ki herşey kesilmiş resim parçalarını birleştirerek tamamlanan bir bozyap bulamacasındaki gibi yerli yerine oturacak, anlaşılmaz görünen her şey tek bir mantık ipinin üzerine dizilecektir.”

“Aylardır HDP yoğun bir şekilde kendini anlatıyor. Ezilenlerin partisi, Türkiye’nin partisi olduğunu söylemekten bıkmıyor, usanmıyor. Ama seçimde HDP’ye oy verilmemesini, yani AKP’ye oy verilmesini isteyenler yine de HDP’nin niteliği konusunda yalan söylemekten bıkmıyorlar, usanmıyorlar. Hiç utanmadan, sıkılmadan, hem de bu saatten sonra hâlâ HDP’nin Kürtlerin dar çıkarlarının partisi olduğu yalanını bazen üstü açık, bazen üstü kapalı olarak ısrarla söylemeye devam ediyorlar. Bu yalanlar devam edecektir. Niçin yalan söylüyorlar? Çünkü söyleyecek doğruları yoktur.”

“Evet, somut olarak, AKP ile HDP arasında AKP’yi seçtiler. Bunlar Recebin solcularıdır. Recebe gidip “AKP’ye oy verilmesini isteyeceğiz, ne dersin?” deselerdi, Recep “Sakın öyle bir şey yapmayın, hiç inandırıcı olamazsınız, siz solcusunuz, onun yerine HDP’ye oy vermeyin deyin bana yeter” derdi. …

BHH’yi yöneten bu adamlar için seçimlerin ne ülke için ne hareket için ne toplumsal ilerleme için ne de AKP’nin iktidardan gitmesi için bir önemi vardır. Son derece kritik ve tarihsel bir önem kazanan seçimler için hiçbir şey yapmama kararı ve bu kararı açıkladıkları laf salatası bunu gösteriyor. Onlar için seçimler sadece ve sadece kariyerleri açısından önemlidir. Onlar için en iyi seçim sonucu bugünkü siyasi varlıklarını sürdürmelerine izin verecek bir seçim sonucudur.”

“Bir yanda, pırıl pırıl güneşli havalarda vücutlarını IŞİD tanklarının önüne atan, Kobane direnişinin evrensel anlamını tüm hücrelerinde hisseden, yobazlığa karşı Ortadoğu tarihinde eşi görülmemiş zorlu bir savaş veren gençler, kadınlar, Suphi Nejat Ağırnaslı’lar var. Bir gece yarısı Kobane’de patlayan bombaların ortasında Paris’te kalabalık bir salona cep telefonuyla bağlanıp “Bir şeye ihtiyacımız yoktur, direndiğimiz bilinsin yeter” diyen o geceki askeri sorumlu kadın komutan var.

Diğer yanda, Kobane direnişinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikri ve duygusu olmayan, kendi varlığını laiklik mücadelesi sanan, güneşli günde dahi perdeleri kapalı tutulan, 30 Watt’lık ampulle aydınlanmış yarı karanlık odalarda komplo teorileri üreten biri var.”

“Hani insan sabaha karşı müthiş eğlenceli bir rüya görür, rüya gitgide güzelleşir, tam mutlu sona ulaşacakken sabah ezanı sizi uyandırır da, uyandığınız ilk anda yeniden rüyaya dönüp o mutlu sona ulaşmak gelir içinizden ya… İşte öyle oldu.

Maçın uzatmalarının son dakikasında bilerek ve isteyerek topu gol çizgisinin üzerinde zınk diye durdurup boş kaleye golü atmadılar. Recebin Atatürkçüleri ve Recebin komünistleri ona kıl payıyla cumhurbaşkanlığını hediye ettiler. Ve onu kurtardılar. Ülkeyi karanlığa ittiler.”

“Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nin geleceğini metastaz yoluyla yok ediyor. Kanser bayağı ilerlemiş durumda ve bir hapla, bir iğneyle, bir fizik tedaviyle geçecek bir durum yok. AKP bugünü 12 yılda kurdu. AKP’den kurtulmak da uzun bir süreç alacaktır. Bu süreci başlatacak ana halka, bugünü yaratan iradeyi kırmaktır.”

“Recep Tayyip Erdoğan’dan kurtuluş kolay ve basit olmayacaktır. Uzunca ve zahmetli bir süreç içinde çok yönlü, kararlı, sürekli bir yığın savaşımı gerektirecektir. Gezi’yle başlayan bu sürecin önümüzdeki raundu cumhurbaşkanlığı seçimidir.”

“Belki bilirsiniz, Tarabya Koyu’nda küçücük bir plaj var. Yazın sıcağında İstanbul’da kalanlar yüklüce bir giriş ücretine karşılık tahta iskelelerde güneşlenip buradan Boğaz’ın soğuk sularına atlıyorlar. Çok iyi yüzme bilen ve yüzmeyi çok seven arkadaşımız da sıcak bir öğle vakti buradan denize girsin. Ama amacı serinlemek değil, uzun uzun ama çok uzun uzun yüzmek… Uygulamaya konacak proje, altyapısı çok iyi örgütlenmiş devasa bir proje…”

“Türkiye’nin bugün en büyük sorunu Recep Tayyip Erdoğan’dır. Nokta. Virgül değil nokta… Virgül olmaz, çünkü bu virgülden sonra gelen her laf cümledeki saptamayı zayıflatır. Virgülcüler Recep Tayyip Erdoğan’a karşı çıkarılan adayın niçin yanlış bir aday olduğunu, esasında şöyle değil böyle olması gerektiğini, ilkesel yaklaşımı filan anlatıp duracaklar. Noktacılar için ise “nokta vuruş” şudur: Recep Tayyip Erdoğan’ı sandıkta yenme olasılığı gerçekten varsa, dolabın altındaki kapana sıkışıp ölmüş farenin kokan leşini bile desteklemek gerekir.”

“Türkiye’nin bugün en büyük sorunu Recep Tayyip Erdoğan’dır. Nokta. Bu cümlenin en önemli öğesi sonuna konan noktadır. “Türkiye’nin bugün en büyük sorunu Recep Tayyip Erdoğan’dır,” olmaz… Virgül olmaz, çünkü bu virgülden sonra ne gelirse gelsin cümlenin iddiasını sulandırır : “ancak”, “bununla birlikte”, “ayrıca”, “yine de”, “öte yandan”, “ama”, sonu yok, say babam say… Önümüzdeki iki ay içinde siyasi tartışma, bu cümleye nokta koyanlarla virgülle devam edenler arasında olacak. Noktacılarla virgülcüler arasında bir kavga…”

“Kişisel yabancılaşmalarına çare olarak bula bula dini bulan ilkel aydınlar ! Ne kadar da iki yüzlüsünüz! “Dinsel inanca saygı” limanının dingin sularında size bir yer yok, fırtınalı okyanusta kaldınız. Çünkü toplumsal artık-değerden kişisel eğitiminiz için bu kadar kaynak çektikten sonra, bu kadar kaynak emdikten sonra, böyle bir olanağı bulamamış veya kasten cahil bırakılmış ve ancak tek çare olarak dinsel yabancılaşmanın pençesinde kıvranarak yaşayabilen yığınların bir bireyiymişsiniz gibi davranamazsınız.”

“İşte bana yakın olduğunu düşündüğüm bu arkadaşım, aslında, gelişme düzeyi henüz sokak kavramına varamamış, bireysel ev, ev kapısı, oda kapısı, koridor, pencere, mezar kavramlarına da varamamış bir toplumun ürünü olan bir insana, 9000 yıl önce yaşamış bir insana, olmayan güçlere şiddetle inanan insana daha yakın… Zamanda benden 9000 yıl uzakta. Daha doğrusu zaman içinde ikimizde aynı noktadayken o zaman makinasına bindi ve 9000 yıl geriye gitti.”

“PKK’nın başını çektiği Kürt Ulusal Hareketiyle kimsenin başını çekmediği Türkiye devrim hareketinin otuz yıllık, sıkıcı, monoton evliliği sona erdi. Gezi başkaldırısı ayrılığın ilk sinyallerini vermişti. 17 Aralık’ta da boşandılar. Ama “iki yakın arkadaş” olarak kalacaklar, “iki yakın arkadaş” olarak kalmanın yollarını bulurlarsa ve dayanışırlarsa…

Türkiye solu henüz bu boşanmanın farkında değil, ama bir gün farkına varacaklar. Ayrıca her boşanma bir “facia” değildir, hatta bazı boşanmalar iyidir, daha kalıcı ve sağlam ilişkilerin başlangıcı olabilir. …”

“Önce soralım, teorik olarak en ideal sonuç nedir ? Erdoğan cephesiyle Fetullah cephesi birbirini son adama dek siyaseten yokeder, siyaset sahnesinde en sona Recep Tayyip Erdoğan’la Fetullah Gülen sağ kalır, Recep Tayyip Erdoğan Fetullah Gülen’i öldürür, biz de Recep Tayyip Erdoğan’ı cinayet suçuyla tutuklarız. Şimdi bu teorik idealden geriye doğru, pratiğe gelmemiz lazım. Bu uğursuz kavganın taraflarının secerelerine bakalım. … “

“Altı madde halinde özetlenebilecek bu strateji, RTE’nin hayatta kalması için tek stratejidir. Bu strateji bir taraftan yaman bir örgütçü olduğunu gösteriyor ama bir taraftan da artık eskisi gibi yönetemediğini gösteriyor. Halk demokrasi mücadelesi yapıyor, baskıya direniyor. En kötü halde şimdilik kaybeder, anti-demokratik bir ülkede ve baskı altında yaşamaya razı olur. RTE ise kaybederse yokolacağını biliyor, “şimdilik kaybetme” diye bir şey yoktur, politik ve hatta fiziksel varlığı tehlikededir, onun için ölüm-kalım mücadelesi veriyor. …”

“Bütün devrimcilerin en temel ortak yönü haksızlığa dayanamamalarıdır. Haksızlıklar karşısında ne yapacakları, hatta bu haksızlıkların tam ne olduğu konusunda anlaşamayabilirler, ama haksızlığın gerçekten varolduğunu tartışmazlar. Yani bir adalet duygusu beyinlerinde alyuvarlar gibi dolaşır. …

Şimdi, Silivri’deki bütün tutuklular, diğer davalardakiler gibi, bir tertibin mağdurudurlar, kurbanıdırlar. Hepsi haksız yere oradadırlar. Bir haksızlık var. Neye göre haksızlık? Tertibin kendilerine isnat ettikleri suça göre haksızlık…Böyle bir suç yok, suçun sanığı da yok. Tutukluların siyasi profilleri hiç önemli değil. …”

” … Tarihte ilk kez, ve belki de son kez, bir NATO ülkesi başka bir NATO ülkesini vuruyor. Olay Kıbrıs krizi bağlamının çok ötesinde bir olaydır. …”

“Üç arkadaştık. Büyükçe bir şehrin bir kenar mahallesinde yaşıyorduk. Uzak kırlardan fakir gelmiştik, pek bir varlığımız yoktu, yani kaybedecek pek bir şeyimiz de yoktu. Geçinmek lazımdı. Küçük bir sokağın üç-beş esnafını haraca bağladık. …”

“Orduyu siyaset sahnesinde epey gerileten, üniversitenin özerkliğini ve siyasal özgürlüğünü, basın-yayın özgürlüğünü yok eden AKP, önünde kalan tek engel olarak gördüğü yargı bağımsızlığını da ortadan kaldırmak için, sadece ve sadece bu nedenle, “anayasa referandumu” denen bu ortaoyununu tezgahlamıştır. …”

“Domuzlar çok aç kalırsa kendi dışkısını yer.

Hava soğuk mu soğuk. Eksi bilmem kaç…Kış, kıyamet felaket…Tipiden, kar fırtınasından göz gözü görmüyor… Tüm yabani hayvanlar aç. …”

“Ha Obama kazanmış ha McCain, gerçekten farketmez mi ? Bu sorunun yanıtı sizin hem dünya görüşünüze hem politik öngörülerinize hem de politik eyleminizin hedeflerine, amacına bağlıdır.”

“Küreselleşmenin alternatifi küreselleşmemek değildir, küreselleşme süreçlerine negatif entegrasyondur. Küreselleşmenin dışında kalıp bütün olumsuz sonuçlarına katlanmaktır. Bu durumda, yaşamın bize sorduğu soru “Küreselleşmeyi geri çevirmek istiyor musun istemiyor musun ?”, değildir. “Bugünkü verili çerçevede, son derece eşitsiz süregiden bu reel küreselleşmenin çizdiği verili çerçevede, savaşacak mısın savaşmayacak mısın ?”dır.

Hava raporu, “Yarın şiddetli sağanak yağmur var”, diyor. “Bu yağmur sellere neden olabilir mi, nasıl korunabiliriz, bu sulardan nasıl yararlanabiliriz” gibi konuları tartışacağımıza, “yok bu yağmur haberi yalandır, maksatlıdır”, vb türünden boş laflarla vakit harcıyoruz.”

“Türkiye kapitalizmi güçlü ve zayıf yönleriyle, lehine ve aleyhine çalışan dinamiklerin etkisi altında yavaş yavaş dışa açılıyor.  Bu sürecin altında yatan nesnel temel, Türkiye’de kapitalizminin emperyalistleşecek bir düzeye gelmiş olmasıdır. Türkiye, bu nesnellik burjuvazinin kollektif bilincine yansıdığı ölçüde ve tanımı konjonktüre göre değişen bir coğrafyada alt-emperyalist bir güç olmak istiyor. Hegemonyasını kabul edecekler, payını verecekler, o da bölgede istikrarın kaynağı ve garantörü olacak, yani bir tür Pax turcica gerçekleştirecek, Avrupa alt-sistemine de bu yoldan girecek. Tabii bırakırlarsa. …”

Leave a comment